18 Haziran 2009 Perşembe

Bir ihtimal daha vardı..o da öldürmek...

Boş sokakta önce ayakkabı topuklarının sesi duyuldu. Kendince bir ritmi vardı, trak trak trak... Arkasından kesik bir çığlık geldi, ve bir yere yığılma sesi. Ortadaki direği sökülen bir çadır gibi devrildi yere oğlan, kenarındaki ipi çözülen işkembe dolmasındaki pirinç taneleri gibi sokağa döküldü. Yumuşak bir iniş yaptı anlayacağınız, çöp torbalarının üzerine boylu boyunca düştü. Siyah eldivenler bir tutam saçı özenle bağladı. Aynı soğukkanlılıkla kesti ipin bittiği yerden, çöp torbaları üzerinde duran cansız bedeni uyandırmaya kıyamıyormuş gibi yavaştı hareketleri.

---------------------------------------------------------------------------------------------

Akşam soğuğu başlamıştı. Tipik kırsal iklim özelliklerini gösteren hava Nisan ayında kışı aratmıyordu. Içi üşüyen Zeytin bir yaprak gibi titriyordu. Kollarını kavuşturdu. Göksu'ya sokulmaya cesaret edemiyordu. Biraz yanaşsa karşılık alacağına emindi. Onu korkutan sonrasıydı. Sonra seviyesi yükselecek olan beklenti ibresiydi. Bir gün onun ilk adımı olmadan bu kollar onu saracaktı, buna emindi. Biraz sabretmesi gerekecekti elbette, vazgeçmek için henüz erkendi. Yol boyunca oradan buradan konuştular, erkek kız ayrımından, saat tamirinden, Göksu'nun taze fasulyenin üzerine kaşar eritme faciasından… Konudan konuya atlayarak, başlangıç noktasını ikisinin de bilmediği simültane bir konuşmaydı yaptıkları.

Kısa bir süre sonra Eren, yüzünden bin parça düşen bir halde göründüğünde, her ikisi de telaşlandı. Çok geçmeden durum anlaşıldı. Eren'in arabasının sağ ön lastiği meçhul kişilerce patlatılmıştı. Patlak lastikler veya o gece arabanın kampüste kalacak olması önemli değildi de, bu kötülüğü yapacak kadar kim ona kızabilirdi, mesele buydu.

"Nereye park etmiştin? Kim yapabilir böyle bir şeyi?" diye sordu hemen Zeytin.
"Ne bileyim, oldu artık. Çok umurumda değil. Ben babama bunu nasıl söyleyeceğim şimdi onu düşünüyorum. Kırk yılda bir onun arabasını alacağım tuttu." diye pişmalık dolu bir iç çekti Eren.
"Bunu yapan adam sakın babana zarar vermek isteyen biri olmasın? Bir gözdağı mesela?". Dramatiklikten en çok kaçınan Göksu’ya bile olaya böyle bir polisiye hava vermek normal görünmüştü.
"İyi de canım, babam kime kötülük yapmış şimdiye kadar?"
"Güzelim etraf cahil sapıklarla dolu, şu sizin fabrikadan çıkarılan işçilerden biri olmasın?"
"Nerden çıkardın Zeytin, ama dur bakayım, geçen gün evi arayan biri saçma sapan şeyler söyleyip kapatmıştı. Bravo, nasıl aklına geldi?"
"Erencim, iyi niyeti paçalarından akan arkadaşım benim. Gerçek dünyaya hoş geldin. Istersen bize gel akşam. Sabah olunca babana salim kafayla izah edersin. Nasıl olur?" diyerek ikna etmeye çalıştı arkadaşını Göksu. "Zeytin, seni de bırakabilirim istersen?"

Zeytin'in yüzündeki hınzır gülümsemeyi gören Eren bunun manasını bilse de yüzüne vurmadı. Bilirdi ikisinin arasındaki yakınlığı ve tabi genç kızın Göksu’ya olan zaafını ama değil yorum, bu konu hakkında şaka bile yapmazdı. Zeytin, onun hislerini öğrenmek için çıldırsa da Göksu hakkında tek bir laf çıkmazdı ağzından. Eren, sıkı dostunun tek bir sırrını ele vermezdi. Neyseki Zeytin'in şu an umurunda olan tek şey, Göksu'nun arabasında oturacağı ön koltuktu.
Eve doğru yol alırken Göksu her zamanki kestirme yolu kullandı. Tek katlı derme-çatma evlerin olduğu, ismini sadece sakinlerinin bildiği bir varoş mahallenin içinden geçmek zorunda kaldılar. Soğuk ve boş sokaklarda, çöp tenekelerinin üzerinden atlayan kedilerden başka canlı yoktu. Bu saatlerde çok da tekin olmazdı oralar, ama yolu yarım saatten fazla kısaltan bu kestirmeyi hızlı ve çevik bir araba ile geçmeyi tercih etmek için çok kafa yormak gerekmezdi. Sokağın sonuna doğru daracık yolu geçilmez kılacak şekilde ters parketmiş serçe görünümlü serçeyi görünce de şüphelenmediler önce.

Söylenerek durdurdu arabayı Göksu. Geri geri çıkmaya çalışırken arkada bir adam belirdi. Eren, adamı fabrikadan tanıdığını, işten çıkarılan işçiler arasında olduğunu söyledi, belli ki buralarda yaşıyordu. Arabadan çıkıp gidip konuşmak, yüzyüze konuşabilirse derdini anlayıp yardım etmeye çalışmak istedi. Ve iyi niyetli Eren, arkadaşlarının şaşkın ve basiretleri bağlanmış bakışları eşliğinde arabadan çıktı.

Eren'in arabadan çıkmasını izleyen dakikalarda Göksu dikiz aynasından önce işçinin el kol hareketlerini, Eren'in onu sakinleştirmeye çabalamasını izledi. Sesi daha yükseldi işçinin, Eren bir yandan adama sarılmak ister gibi iki kolunu yana açarak uzlaşmaya çalışıyor, işçi sanki bunu görünce daha çok öfkeleniyordu. Göksu yükselen harareti görerek Eren'i arabaya çağırmak için kapıyı açtı, işçinin doğrulttuğu silahın namlusunu farkettiğinde ise çoktan dışarı atmıştı kendini. Zeytin bir yandan telefonunu bulmaya çalışıyor, titreyen elleriyle bir türlü bunu başaramıyordu. Adam Eren'i peşinden karanlığa sürüklerken bir yandan arabadan çıkan Göksu'ya kendilerini izlememesi için tehditler savuruyordu. Onlar gözden kaybolur kaybolmaz Göksu da sessiz adımlarla ve uzaktan takip etmeye koyuldu. Arabanın içinde kalan çaresiz genç kız ise bildiği bütün duaları okumaya başladı, kapılarını kilitledi ve polisin sadece 3 haneli olan ve bu gibi durumlarda hatırlanması oldukça zor olan numarasını aklına getirmeye çalışırken rehberde Eren'in babasının numarasını buldu ve onu aramayı başarabildi. Birkaç denemede ulaşamayınca rehberde işe yarayabilecek diğer numaraları aramaya başladı.

O sırada, sadece bilenlerin bildiği o çıkmaz sokakta Göksu gördüğü sahne ile donakaldı. Yüzünü göremediği bir el önce bir levyeyle onu yere indirdi. Gözü ile görüp inanamadığı gerçekse onu çoktan yıkmıştı. Dizlerinin üzerinde, gözleri yerde kilitlenip kalmış Göksu, boş sokakta önce tanıdık ayakkabı seslerini duydu. Trak trak trak...Uğruna hayatını tehlikeye attığı arkadaşı karşısında, elinde susturuculu bir tabancayı kendine doğrultuyordu. Kesik bir çığlık attı sadece ve zinciri kopmuş inci bir kolyenin taneleri gibi yere döküldü, kanı çöp torbalarının üzerine yayıldı.

Siyah eldivenleriyle Eren, Göksu'nun bir tutam sarı kıvırcık saçını özenle bağladı. Ölümünün başkalarının elinden olmasına izin vermemişti. Madem bu kararı verdi, infazı gerçekleştirecek kadar da cesur olmalıydı. Bunu yapmak zorunda kalacağını aklına getiremezdi, karar verdiği andan beri donuklaşmış, uykuları kabuslarla bölünmüş, ağlamaktan kızarmış gözlerle gittiği okulda arkadaşlarına türlü bahaneler uydurmak zorunda kalmıştı. Zeytin’in aşkı zehirli bir sarmaşık gibi ona bağlanmışken, göz göre göre Göksu’ya kapılmasına müsaade edemezdi. Bu iyi arkadaş rolünü istemiyor, bir yandan da kendisinin Zeytin'in gözünde bir ihtimal bile olmadığını biliyordu. Zeytin’in tek derdi vardı, tek aşkı ... Bu yüzden geriye de tek bir seçenek kalmıştı.

Kendine de hakettiği kahraman rolünü biçmişti bu hikayede. Yardımsever ve iyi niyetli Eren, işine son verilen, acılı aile babası bir işçiyi teselli etme amacının böyle bir sona sebep olacağını bilemeyecekti. Zavallı Göksu ise, itiş kakış sırasında kendi göğsünü siper etmiş, can arkadaşını kurtarmaya çalışırken kendini yakmış olacaktı.

Siyah eldivenlerini usulca çıkaran Eren, Göksu'nun bir tutam saçını Zeytin'le kuracağı yeni hayatı boyunca yanında bir muska gibi taşıyacak, aşkının ve mutluluğunun değerini, nelere mal olduğunu hep hatırlayacaktı. Zaten ailesi, sevenleri, dostları da Göksu’nun anısını Eren'den başka kimsede yaşatamayacaktı. Göksu'nun herşeyden çok sevdiği Zeytin ise bu kara günü ancak onun şefkatli kollarında unutabilecekti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder