1 Eylül 2020 Salı

 -Hiçinde-

Bir derin nefesi ciğerlerime çektim, daldım dipsiz karanlığa. Sonsuz ve heybetli karanlığım... Boğazımda biriken hava ile en derine inmeye cesaret ettim. Yutkunduğum hava kadar kendimi içeri çektim. Beynime giden oksijenin yolunu çizerken hayalimde... dağıldım. Derinlere daha çok karıştım. Dalga dalga titreştim, yayıldım... Bir  nokta idim dalmadan önce, şimdi enginler ile taştım. O ki ben bu vücuttan çıktım, gezinmeye başladım... Kendimi bıraktım öylece, süzüldüm zerrelerin içine. Zerrelerde biriktim, taşındım, sonra kondum parça parça yerlere. Birbin iken binbin oldum, kendimi toplayamadım durdum. Akmaya devam ettim, bırakmaya devam ettim, kaplamaya devam ettim yettiğimce varlığı. Az çok demeden sarıverdim ortalığı. Bazısını ben yendim, bazı yerlerde yenildim. Sonsuz düzlemlerde böyle böyle küçülerek bittim.

18 Temmuz 2013 Perşembe

aslında asılı asıl

“Hayat ölümdür… içinde macera olmayan bir hayatsa eğer. Ve macera dostlarım, sadece meydan okuyana uğrar, şansını denemek isteyene gelir.” Kemikli yüzünün büyük kısmını kaplayan terlemiş bıyıkları üzerinden, yarı açık gözlerini rimeli bol kirpiklerinin aşağısında kaydırarak devam etti* “… biliyorum, 84 senesi çok hızlı geçti. Ama size müthiş bir haberim var. Zaman yok. Takvim ve saatler var. Ben aynı ben olarak takvim üzerindeki bir çok yıla uğrayacağım… müziğin büyüsünü sizlere aktarmaya devam edeceğim, o zaman aynı takvim senesindeki halimizle aynılaşacağız, 1984’e geri gelmiş olacağız… çünkü dostlarım, şarkılar tutundukları zamanın anılarını emerler. Her dinleyişte de o anıların etkilerini kusarlar; gözyaşı, ter ve kalp atışından örülü o sandala biner ve âna ışınlanırız."

* Prince, 1985 American Music Awards ödul töreni konuşmasının nuro modifiyesine uğramış halidir.






18 Temmuz 2012 Çarşamba

Whispers of an adult junior

At last i figured out that the smell of the floor was leaking from the air conditioner. The reason of all habitants of that floor to be that tense must have been the same keen odour. As if, the bloody smell arisen especially in the meeting rooms (where the key logic was to freeze up people more) were circulating through the vessels and when you lack of it, new anxiety was replacing the previous. The concentrated smell was also leaving a taste in the mouth...The taste of the water, having fully drained every iron material mixed with rotten fruits in the chattering frigidaire.

Needless to try to get rid of it, cold freezing air with its heavy tasted smell was everywhere, just a breath away, only ready to make you more numb. 

And i was totally stoned!

22 Şubat 2011 Salı

Eski İstanbul'un bana yeni yüzü

İçimde bir aşk var. Oysa günler uzamadı daha, havalar da ısınmadı. Yer yer kesiyor ellerimi rüzgar. Fazla mesai yoruyor, ajandama yeni işler yağıyor... aman Allah’ım nasıl da umrumda değil bunlar? Sabahları bir Üsküdar-Kabataş vapur seferine bakıyor içimin ısınması. Bazen dalgalara kilitleniyorum, bazen sıra sıra dizilmiş balıkçı teknelerine bakıyorum Karaköy açıklarında. Sonra anlıyorum, martıları seyretme fenomeni asla klişeleşemez, her gün baksa insan Haliç manzarasına, İstanbul silüetine... doyamaz. Bana her karabatağın hikayesi farklı geliyor, vapurdan inme seremonisi her seferinde başka anlamlı. Bir tablonun, bir romanın, eski bir musiki melodisinin içinde yüzer gibiyim. Başka birinin hayatını yaşar gibi, bir film sahnesini gerçeğe dönüştürür gibiyim. Anı düşündüğüm her an içime pompalıyorum bu bilinci, anda kaldıkça ciğerlerimden taşıyor aşk.

İçimde bir aşk var. Sebebi belli, muhakkak Kız Kulesi'nin heybetine maruz kalmamdandır sabah sabah. Ya da diğer yakada selamladığım Galata Kulesi'nin kendinden emin, mağrur duruşundan. Lisede şevkle okuduğum divan eserlerinde anlatılan İstanbul’u gördüğüm için kesin bu şaşkınlık, şaştıkça içine çekildiğim bu sarhoşluk. Ve tabi, ofiste yerimden kalkmam gerekmeden seyredebildiğim boğaz, boğazdaki vapur geçitleri. Öğle arası yeniden keşfettiğimiz Beyoğlu, Çukurcuma’nın antikacıları, aralarına deniz manzarasının saklandığı arnavut kaldırımlı meşhur Cihangir sokakları. Sirkeci’de yediğim etli pideler, nostaljik ama asla demode olmayan Karaköy lokantaları. TRT’nin arşiv sandığında sakladığı, arka planına İstanbul’u almış tarçın kokulu, karanfil kokulu dizilerin geçtiği mekanlar... kendimi dinledikçe gözlerimin dolmasına sebep aşkın kaynağı sizsiniz.

Ve İstanbul havasının en ağdalaştığı, en yoğun kıvamlı macununu sürdüğü yerde yaşayan Fransız küçüğüm... İlk onunla keşfettiğim Galata Meydanı, Tünel’e çıkan kıvrımlı ve yokuşlu sokakları. Kendi memleketimin kaldırımlarında bir Avrupalı gibi hissettirdiği arkadaşlığı. İstanbul’dan mı onu sevmem, ondan mı İstanbul’u sevmem... hangisi daha zaptedilmez, hangisi daha özgür, yalnız kendinden mesul, tamamen kendinden mesut...

Sahilde bir çay fiyatına paha biçilemez mutluluk, seni seviyorum. Sabah yüzümü yırtan ayaz, seni de sevdim gitti. Kumbaracının dibindeki börekçide mola veren topal amca, okul yolunda birbirlerinin sırtını yumruklayıp şakalaşan esmer veletler, gözlerime bakıp diğer yöne fırlayan zavallı kedicikler, köşebaşlarının sürme gözlü çiçekçileri, baş döndürücü simit kokusu, boya tenekesini kolunun altına sıkıştırmış en genç üsküdar esnafı, avaz avaz bağıran işportacılar, midyeciler... İstanbul’un mozaiğinde katkısı olan tüm yeryüzü-gökyüzü mahlukatı, mehtabın-yakamozun en güzelini resmeden tüm uzay cisimleri, hepinizi seviyorum. İçime aşkı salan ve gönül gözümü açtıran sebebe de, kabul ederse bir selam gönderiyorum.

9 Nisan 2010 Cuma

Delilerden ben anlarım, konuşurum çekinmem...

Hayatımda geçirdiğim en güzel Ekim ayıydı... Türlü can sıkıntısı silsilesinden alnım açık çıkmanın sonucu olsa gerek, şans dediğimiz manevra ustası sihirbaz yüzüme gülmüş ve kendimi New York caddelerini arşınlarken bulmuştum. Her sokak köşesi bir film dekoru, teneke kutularına bozukluk bekleyen tüm evsizler mahalleden arkadaşım gibiydiler. Suç mahali sarı şeritlerle çevrili bir Brooklyn arka sokağı herkesin yolunu değiştirirken, benim gözbebeklerimi büyütüyor, adımlarımı o yöne seğirttirip neredeyse polislerden imza isteme noktasına getiriyordu. Arabalar televizyonda görünenden daha geniş, gökdelenler daha ihtişamlı, kaldırımlar daha kalabalıktı. Ayak üzeri randevulaşmalar, kısa sohbet sonrası kaynaşmalar ve tabi sürekli koşuşturmaların hüküm sürdüğü bu şehir film olsa, ben set ekibine kahve taşıyan çocuktum. Galeri olsa, kapıda duran bekçi idim. Konser olsa, ışıkçının getir götür işine koşturan yamaktım. Her halükarda New York bir görsel şovdu. Ben de birebir katkısı olmasa da bu şovu izlemekten nasiplenen, bunu haketmek için de sürekli yorulan bir çalışandım. New York benden sabahın seherinde kalkmamı, çantamı tam donanımlı hazırlamamı, ağır adımlarla caddelerini arşınlamamı, en sanatsalından fotoğraflar çekmemi bekliyordu. Yağmur-fırtına dedirmiyor, soğuk-sıcak farkettirmiyordu. Bakmak, görmek ve öğrenmek üzerine programlanmıştım ve eve dönüş uçağımın kalkışına kadar tempoyu azaltmak yoktu.

Her sabah hazırlanırken, o gün nereleri görmem gerektiğini kafamdan geçiriyordum. Bir yandan sürekli katlanıp açılmaktan lime lime olmuş metro haritamı çıkarıyor, gideceğim yerleri, aynı muhitte olmalarına özen göstererek kararlaştırıyordum. Haritayı çantama tıktıktan hemen sonra tekrar çıkarıp güzergahdaki durakları bir kez daha ezberimden sayarak gözümle izlemeden içim rahat etmiyordu. Sıkışık çantamda zar zor bulduğum, ve her elimi atışımda bulabileceğimden daha çok endişe ettiğim cüzdan, telefon ve pasaportumu kontrol edip bir yandan da yol boyunca en az yirmi kez daha yoklayacağımı bildiğimden bu evhama kafamı çok takmamaya çalışıyor ve en sonunda dışarı çıkabiliyordum.

Güneşli bir Manhattan gününde, yine böyle bir telaşlı sabah sonrası, adımlarım ve F hattından bir tren beni Brooklyn köprüsünün başına getirmişti. Üzerimde New York gezime sakladığım bir kreasyon vardı. Enine yeşil-kırmızı-kahverengi çizgili çorabımı taytımın üzerinden yukarı sıvamış, altına da kırmızı pabuçlarımı geçirmiştim. Fikirlerini kendine saklamayı sevmeyen New York halkının (Allah'tan ki) olumlu laf atmalarına maruz kalıyordum.

Bir ödevi yerine getirir gibi köprüye ilk adımımı attım. Yukarı katında yayalar ve bisikletlilerin, aşağı katında ise arabaların geçtiği bu köprü dediklerine bakılırsa 2 kilometre idi. Eh, zamandan bol bir şeyim yoktu, salına salına ve okyanusun kokusunu içime çeke çeke bir baştan bir başa yürümeye koyulabilirdim.

İlk gözüme çarpan yanaklarından sağlık fışkıran bisikletlilerdi. Çoluğunu çocuğunu kaptığı gibi köprüye gelen her memleketten insan, dövmeli aşıklar, banklarda dinlenen teyzeler ve benim gibi sürekli fotoğraf çeken turistler üst kata serpme usulü yayılmıştık. O sırada yanımdan uzun bacaklı zenci bir hatun geçti. Yüzüne düşen mavi renkteki kahkülleri, altın sarısı farla kaplanmış göz kapaklarıyla tezattı. Etrafındakilerle sürekli konuştuğundan, kalabalık bir arkadaş grubuyla geldi sandım, ya da çok tanınan bir sima idi kendisi. Ancak ben usul usul yürüyüp önüne geçene kadar çevresindekilerin de birer ikişer dağılmaya başladığını farkettim.

İleride yine bir fotoğraf molası verdiğimde bu marjinal siyahi kadını çoktan tek başına kalmış ve yaylana yaylana bana doğru yürürken buldum. "Hey... seni gördüm" dedi. "Köprünün başında... çoraplarından tanıdım. Ayakkabınla da çok güzel uymuşlar..." Hafiften korkmaya başladım. Ne de olsa benden iriydi, kaslı kollarıyla bir kere itmesiyle kendimi köprünün aşağısında bulabilirdim. Benden para isteyebilir, durduk yere arıza çıkarıp tartaklayabilirdi. En iyisi soğukkanlılığı korumak, herşey yolunda imiş gibi yapmaktı. "Ya, öyle mi?" dedim, "Ben de senin mavi kahküllerini beğendim". İri kara gözlerini ufka doğru kaldırdı:"Biliyor musun, bu rengi değiştirmeyi düşünüyorum. Bu renk bu mevsimin rengi değil... Daha çok yaz rengi, veya ilkbahar... ya da kış rengi.". Kadın zararsız görünmeye başlamıştı, gitgide rahatlıyordum: "Peki, bu mevsimin rengi ne sence?". Bembeyaz dişlerini göstererek güldü: "Bilmiyorum, belki de senin saç rengindir, kaptın mı?"deyip pembe avuç içini gösterdi: "Çak bakalım!". Yeni edindiğim bu renkli arkadaşıma bir beşlik çaktım, iyi günler dileyerek yolunu ayırdı benden.

Hem kadına, hem de kendi ülkemde asla cesaret edemeyeceğim bu davranışıma şaşırdım. Sonra düşündüm. Ne de olsa tamamıyla farklıydım buranın halkından, her insanın yabancılara karşı kullandığı kalkanı taşımama gerek yoktu, her şey yeniydi bana göre, tecrübe edilmemiş olandı. Bu lisan ve insan farklılıkları ince bir zar görevi görüyordu. Amerika'yı arkasından seyretmeye alışık olduğum renkli camın yerini bu şeffaf perde almıştı, kendimi korumak için bu perdeyi yeterli görüyordum. Sonra farkettim, aslolan kişiliğim belki de endişe ve korku ile örülü duvarların arkasında gizliydi. İşte, dedim içimden. Asıl ben bu olsa gerek. Dünyanın öbür ucundayken dahi delileri çeken, onlardan anlayan ve konuşan... Bu absürd olay üzerine kendimle ilgili yeni bir şey keşfetmem keyfimi daha da yerine getirdi. Etrafımdakilerin bilemeyeceği o Yeni Türkü şarkısını, yeni kıtanın parlak güneşi ensemi yakarken, neşeli bir ıslıkla (ve deli zannedilmekten korkmadan) çalmaya başladım: Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla...

16 Temmuz 2009 Perşembe

Haliç'in kıyısından...

nice konmuş göçmüş bedenleri ağırladı bu yakası şehrin,
yoruldu da döküldü sıvaları denize,
acısında da sustu, sevincinde de,
ince ince nakışladı yalnız silüetine...

24 Haziran 2009 Çarşamba

Yaz aşkına

Eh be yaz,
sen ne yakan bir şeysin.
Ne hain bir şeysin.
Kafaları karıştırıcı, eros oklarında sallandırıcı bir şeysin.
Dans ettirici, coşturucu,
dünyaya bir kere geliyoruz ulannnndırıcı bir şeysin.
Kalın kazakların altında gizlenmiş bünyeyi forma sokturucu,
Sonra bu form harcanmasın diye sokaklara döktürücü bir şeysin.

Kadehleri kaldırıcı,
bellere sardırıcı,
akşamları uzatıcı,
sabahları aydırıcı bir şeysin.

Aşk gibisin,
beşeri şaşırtıcı,
kör ettiricisin.

Ey yaz,

Senden ne kadar bahsedilirse azsın.
Sen yakmaya devam et,
Yazarsa bana yazsın...