24 Haziran 2009 Çarşamba

Yaz aşkına

Eh be yaz,
sen ne yakan bir şeysin.
Ne hain bir şeysin.
Kafaları karıştırıcı, eros oklarında sallandırıcı bir şeysin.
Dans ettirici, coşturucu,
dünyaya bir kere geliyoruz ulannnndırıcı bir şeysin.
Kalın kazakların altında gizlenmiş bünyeyi forma sokturucu,
Sonra bu form harcanmasın diye sokaklara döktürücü bir şeysin.

Kadehleri kaldırıcı,
bellere sardırıcı,
akşamları uzatıcı,
sabahları aydırıcı bir şeysin.

Aşk gibisin,
beşeri şaşırtıcı,
kör ettiricisin.

Ey yaz,

Senden ne kadar bahsedilirse azsın.
Sen yakmaya devam et,
Yazarsa bana yazsın...

18 Haziran 2009 Perşembe

Ay sahnesinde bir gecelik duruş*

Kızıl makyajıyla çıktı simsiyah gök deryasına günün öteki yüzü. Bu heybetli renk hiç unutulmayacakmış gibi yer etse de anda, tanıdık hale bürünmesiyle akıllardan silinirdi. Maalesef… Beyazlaştığı anda sırrını kaybeden uzayın parçası ay, dünyada bir meze olmaktan öteye geçemezdi.

Gecenin parlaklığı hep gökyüzünde. Yerdeki ayrıntılar gizli, renkler gizli. Gece gökyüzündeki tek renk ayın kızılı. Bu doğum kısa sürecek biliyorum, arkasından gelen aydınlık da ayrıntıları gösteremeyecek. Romantik düşler için geçici gerçeklikleri serecek sadece göz önüne.

Ayın evrelerinin gören gözlere etkisi farklı, gizemi de öyle. Gün içinde güneşe arkadaş olanın doğallığı şaşırtıcı. Uyku tutmamışların ödülü aslında geri sayımdaki dördün devamı…

Uyku tutmayan gecelerde planlanır ay modelinde sahte ricatlar, kıvamı tutturulamayan oyunlar.

İşte bu bitmeyen çekişmelerde sakin düşünceler için bir nefes gökyüzüne bakarız yine. Akşam kızıllığında yeni umutların habercisi, göğün ince çengeline.

*One night stand at the moon stage

Örgüsel Yazgı

Gün sicimini gece şişleriyle örerken kader, bazen de geceden kalan ipleri gündüz eğirirken, ben de payıma düşeni beklemekteydim. Geçmiş günlerin motiflerinden derlediğim albüme az çok yarınımı gösterir umuduyla danışsam da, alt tarafı bir tersi bir de düzü olan bu hayatın kombinasyonlarına yetişemiyordum. Elimden gelen, güçlendirdiğim fotografik hafızamla hem kendimin hem başkalarının hayat örneklerine bakmaktı. Ne yaparsam yapayım hala alışamamıştım. Lime lime iplerin sıkı bir dokumada birleşmesine şaşıyordum. Katı ve sağlam görünen yün işlerin ortasında nereden kaynaklandığı belirsiz deliklerin oluşmasına da. En sonunda kaderin el maharetine boyun bükmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. O, kimsenin dediklerine kulak asmadan günde geçenleri gece derleyip toparlıyor, ertesi güne yetiştirdiği yeni bir motifi elbisemizin eteğine iliştiriveriyordu.

Günlerimin düz üzerine ters giden durağan haroşalığından sıyrılmasından bu yana bir süre geçmişti. Çevik saç örgülerime tutunarak, yol yol uzanan seçeneklerim üzerinde süzülüyordum. Eğleniyordum işin açığı. Dalgınlığım ve disiplinsizliğim yüzünden arada bir kaç ilmek kaçırmış olsam da yeni gelen iple birleştirip acemice bir düğüm atıyordum. Görünen yüzün altına alıveriyordum bu yamuklukları, pirinç motiflerinin arasında kaynatıyordum. İpimin sağlamlığına ve renginin göz alıcılığına güveniyor, bu tür kaçamakları tehlikeden saymıyordum.

İşte böyle bir düğümler serisinin akabinde o yünlerin efendisi karşıma çıktı. Tüm orlon, kadife, tiftik, angoranın beraber huzur içinde yaşadığı ülkenin kralı... İncecik şişle itinayla örüldüğü ilk görüşte anlaşılıyor, sıkı dokumasına rağmen yumuşacık bir izlenim veriyordu. İncik cincik edip, firesini bulmaya çabalasam da hiç oralı olmuyor, bu vurdumduymazlığı ve kendine güveninin yanında ne sağlam ipimin bir kıymeti kalıyor, ne rengim seçilebiliyordu.

Onu tanıdıkça, kaçırdığım bütün ilmiklerden utandım. Onur nişanesi gibi taşıdığım deliklerden ve gevşek dokumamdan... Kararsız zigzaglarımdan... Sayesinde üzerime yapışan aşağılık kompleksimle edindiğim bakış açım da bu dokuma hatalarımı gözümde büyüttükçe büyütüyordu. Sakin ve emin atılmış ilmiklerin armonisinin de göz alabileceğini anladım. Hatasız, pürüzsüz, sırasıyla ve yerli yerinde motifleriyle bu örgüye ben çok özendim. Öylece karışmak istedim.

Uzaktan seyretmeye daldım bir süre. Onunla vakit geçirdikçe balıksırtlarımın arkasına sakladığım masumiyetimi hatırladım. Küp şeker çerçevelerimin içine hapsettiğim yalınlığı, hissetmekten ürktüğüm duyguları hatırladım. Suskunluğun terapisini, yavaş adımlarla yürümenin verdiği güveni de... Farkettim ki o, bir zamanlar bir yerlerde bıraktığım zeki müren kirpiğim, kahve çekirdeğim, burgu ajurumdu. Kendi motif albümümün geride kalmış sayfalarında hep vardı. 10 numara şişleriyle kapattığı kapılara rağmen keşfetmeye çalıştım. Yolumun üzerinde hep tanıdık izlere rastladım, yürüdükçe özüme döndüm, hata yaptığım yerlere kadar söktüm kendimi de tekrar ördüm.

O gün bugündür yolumu daha önemle ve özenle işliyorum. Bir yandan, kendi kararlarım ve çizdiğim yön ne olursa olsun benimle ören kaderin de farkındayım; ne kadar düzgün gitse de hatlarım, sağlam işime delikler açabilecek, lime lime ipimi ustaca kaynaştıracak bir kaderin. Diğer yandan aynı kaderin benimle işbirliği yapıp, eteğimden sarkan bana özgü örneklere yeni renkte ipler, yeni motifler ekleyeceği günlerin gelmesini de bekliyorum. Benden bir parçayı taşıyan, yıllardır arayıp bulamadığım, en sonunda varlığından vazgeçtiğim anda karşıma çıkan o örgüyle zincirleneceğim günlerin...

Sokak arası martıları

Karlarla örtülü, güzel bir Pazartesi sabahıydı. Pazartesi sabahlarının güzeli olur mu demeyin, güneşin doğduğu her gün güzeldir. Hele de denizin iyot kokusu hafta içi hengamesine rağmen burnunuza ulaşabiliyorsa. Bostancı semtinin sakin mi sakini olan ben, geç kalmış servisimi minibüs caddesindeki o hengamede beklerken, sabah ayazıyla birlikte iyot kokusunu da içime çektim. Kış ayazında iyot kokusu o yamacı çıkar mı demeyin, iş günü psikolojisine girmeye direnen bir avarenin hayalgücü azımsanamaz.

Bulunduğum dörtyol ağzına dört-bir-yandan aheste süzülerek erişen martıları gördüğümde de bunun hayalgücümün bir ürünü olabileceğini aklımdan geçirdim. Yine de, böyle görsel halüsinasyonlar için fazla ayıktım. Hem Bostancı gibi bir sahil semtinde bu tür manzaralar doğal olmalıydı. Çocukluğum ve ilk gençliğim karasal iklimde, dağ yamacında ve ova üzerinde geçmişti. Denizle ancak yaz tatillerinde haşır neşirdim. Kış günlerinde deniz benim için bir kartpostal, televizyonda modası geçmiş bir program, sabahına üzgün uyandığım bir rüyaydı. Bazen de karanlık bir gecede, üzerinde yıldızların dinlendiği çorak toprakların hayalgücümle ovalanmış haliydi. İstanbul’da yaşamaya başlayalı ve deniz habitatını güncel yaşamıma adapte edeli henüz bir kaç ay olmuştu. Bu sebeptendir ki, hala sokak arasında bir martı gördüğümde çöl kaplanı görmüşçesine şaşırıyordum.

Gittikçe daralan çemberleri, caddeden sokağa dönen yoldaki refüj üzerinde dönüyordu. Martı büyük meclisini farkeden kumrular da yollarını teker teker başka yönlere çevirdiler. Yakından bakıldığında heybetleri iyice göze çarpan bu martıların toplanma amaçlarını merak etmeye başladım. Her yıl aynı gün düzenledikleri bir ayin mi vardı, yoksa bir önceki gece burada birini mi öldürmüşlerdi? Bir yandan bir sonraki kurbanları olmaktan korkuyor, diğer yandan da merakımdan ve mecburiyetimden kıpırdayamıyor, gökyüzünü süzmeye devam ediyordum.

Martılar kendimi bildim bileli İstanbul silüetini tamamlayan figürler olmuşlardı benim için. Şehir hattı vapurlarına eşlik ederken arkadaşlarıyla simit kapma yarışına giren, iskelelerde pinekleyen martılara aşinaydım. Sokak aralarında yaşayan, çöp tenekelerinin üzerine konan martılara da ancak “Jumanji” filminden bir karede rastlayabilirim sanıyordum. Oysa köpek havlamalarıyla kesilmeye alışık olan uykum, artık geceleri kargalarla kavga eden martıların inlemeleriyle bölünüyordu. Bıçkın delikanlı martılar, bir o kadar asi ruhlu kargalarla sokağın çöplüğünü parsellemek için çete savaşı yapıyorlardı demek. Kahkaha atan karga ve ağlayan martı, kazanan ve kaybedeni mi simgeliyordu, bilemedim. Yok yok, ying-yang çemberinde süren hayatta, karga siyahı kadar martı beyazının da şansı olmalıydı.

Arkamdan gelen bir zil çıngırdamasıyla irkildim. Sıska mı sıska, üstü ince mi ince, omuzları titrek mi titrek bir kız, kocaman mukavva bir kutuyu kucaklamış halde arkamdaki börekçiden çıkmıştı. İnce ve buruşmuş beyaz gömleği ve kahverengi önlüğüyle oranın çalışanı olduğu anlaşılan bu kızcağız, görüntüsünden beklenmeyecek emin adımlarıyla, üzerinde martıların dans ettiği refüje doğru yöneldi. O zaman bu emniyet hissinin, rutinin verdiği güvenden kaynaklandığını anladım. Kutudaki börek ufaklarını betonun üstüne özenle boşaltırken, o heybetli martılar da havada sabırla beklediler.

Kendimi bir an kızın yerine koydum. Ellerime kat kat eldiven, başıma da yüzü kapalı bir motorsiklet kaskı geçirmeden imkanı yok böyle bir işe cesaret edemezdim. Kısa ve ürkek adımlarla ulaştığım yere de börekleri tepeden bir güzel döker, hatta saçar, sonra koşar adım dükkana geri dönerdim. Kız ise piyanoda ağır bir sanat eseri çalarcasına sakin ve kolayca yayıyordu börekleri... Hafif yana eğilmiş başı, bu kutsal ritüele uyuyor gibiydi.

Martılar, sakince ve özenle karlar üzerine yayılan kahvaltılarını, aynı sakinlikte ve saygıyla beklediler gökyüzünde. Kız uzaklaşır uzaklaşmaz da gürültülü, fakat kavgasız bir şekilde karınlarını doyurdular. Gittiklerinde de, son kırıntıları toplamak için kumrular üşüştü sofranın başına.

Bizim servis şoförü, saati olmasına rağmen geç kalabilmişken, saatsiz martıların tam böreğin çıkış zamanına ayarlı olmaları beni şaşırttı. Aslında dünyanın ve düzenin ne kadar basit olduğunu hatırladım. Türlü iniş çıkışlarımızla, çatışan çıkarlarımızla ve çoğu zaman hoyratça bir şımarıklıkla onu karmaşıklaştıran bizlerdik. Martıların ne buz gibi hava umurlarındaydı, ne haftanın ilk iş günü olması. Huzur içinde arkadaşlarıyla buluşmuşlar, kendilerine enfes bir kahvaltı çekmişlerdi, hem de en lezizinden, peynirlisinden kıymalısına böreklerle. Belki sonra Kadıköy’e yol aldılar, belki Üsküdar vapur iskelesine. Boşalmaya başlayan yakıt depolarını vapurdan atılan simitlerle doldurdular. Hazırladılar güne kendilerini, sonra kimbilir hangi sokak arasında hangi kargalarla çarpışmak, sahile yakın parketmiş hangi arabanın kaportasının üstünde uykuya dalmak üzere...

The winner takes it all

Bazı şanslı insanlar vardır ve hayatta ne yapacaklarını seçerler. Avucunda bir dolu bayramlık harçlığıyla bakkala giden çocuklar gibi, canlarının çektiği şeyleri parmaklarıyla göstermeleri yeterlidir. Düştükleri zaman onları kaldıracak dayıları vardır, yoluna koyar işleri. Yağmurlu günde onları almaya hazır arkadaşları vardır, sıcacık kaloriferli arabalı. Çektikçe dibi görünmeyen hesap cüzdanları vardır, doldukça dolar gardropları. Bitmek tükenmez hırsları vardır, kazan-kazan oyunları. Tırnaklarını yemezler, kimseyi incitmezler, bulunmaz kusurları. Sıraya da yazmadılar onlar, kimseyi çekiştirmediler, çok içmediler asla, sivilceleri de çıkmadı. Mütevazıyken bile dikkat çektiler, dikkat çekmezken bile ilgi gördüler. Takip ettikleri şerit trafikte hep aktı, işlerini de son dakikaya bırakmadılar. Her yere yetiştiler, gitmedikleri partilerde arandılar. Dertliyken bile mutluydular, söylenirken bile haykırıyorlardı meziyetlerini. Özenildiler, ama asla özenmediler. Doğru zamanda doğru yerdeydiler, iyi tesadüflerin vazgeçilmez unsurlarıydılar. Fanusta yaşadılar, oradan çıkmaya korktular, zaten hayat onlara en cici yüzlerini de gösterdi. Tunçtan heykeller gibiydiler, asla riske girmediler. En sağlam bungee-jumping ipleri onların ayağına bağlandı. Heves edilen ne varsa heveslenmeden yerine getirdiler. Daha mükemmel olmak için sıkıntıya girdiler, başaramamayaysa tahammülleri yoktu hem de hiç. Terleri kokmaz, giysileri batmaz, düğmeleri düşmez günün ortasında. Salon ayakkabılarına da kimsecikler basmaz. Herkese beşer gol çakarak başladılar hayata, kimse de hesap sormayacaktı onlara ama yine de çalıştılar, hırsla ve öyle bir azim de başkasında yoktu.

Aynı ayakkabının içinde durmak

Güzel bir bahçem vardı benim. Bozkırın ortasında yeşeren çiçeklerim... Ortasında açtığım bir artezyen kuyu, kuyunun besleyebildiği kadarıyla sebzelerim... Bir ailem vardı. Yüzlerinde bir huzur alışkanlığı, bu alışkanlığın ancak beslediği bir gülümseme. Kardeşlerim vardı biri ilkokulda biri üniversitede. Dişimden tırnağımdan artırdıklarımla parasını ancak denkleştirdiğim bir küçük arabam vardı. Her bindiğimde şükrederdim, içimden fısıldadığım dualarla çevirirdim kontağı.

Komşularımız vardı, gidiş gelişlerimiz vardı. Misafirlerimiz, misafirliğe gittiğimiz dostlarımız vardı. Düğünlerimiz, her gülen yüze kapısı açık davetlerimiz, ziyafetlerimiz... Gönlü zengin iştahı açık sohbetlerimizde nice havadisler paylaşırdık.

Gizliden buluştuğum bir sevgilim vardı. Bakmaktan sakındığım gözleri, sevmeye kıyamadığım inatçı bir çocuk yüreği...

Aksaklığın ritmine uymuş olsa da bir düzenimiz vardı. “Biz” vardık.

Sonra “Onlar” geldi...

İlk önce bahçem talan oldu. Çiçeklerimle beraber çiğnendi yüreğim. Ne kuyuda su kaldı, ne de bir yudum ağız tadımız. Tedirgin akşamlar sardı bizi. Karanlık bastırınca evde nüfus sayımı... Çürükler gizlendi, yediğimiz dayaklar, hakaretler gizlendi. Güvenli güzergahlar çizildi. Şifreli konuşmalarla saklamaya çalıştık düşüncelerimizi, geçmişimizi, kimliğimizi.

Yine de kaçamadık, bir bir kaybolduk. Kimin “biz”den kimin “onlar”dan olduğunu bilmediğimiz bir sınırda yerimizi bulamadık. Bir kardeşim direnişçilere katıldı, küçüğünün bir gözünü çaldı serseri bir şarapnel parçası. Bir buğday kaldı erzağımızda, şanslıysak bazen bulgur. Kırılmış bir çizgi gibiydi hayatımız, zamana atılan düğümün içinde elimiz kolumuz bağlıydı. Kulağımız, kalbimizin gümbürtüsünden sokaktaki mermi vızıltılarına kadar tüm seslere duyarlıydı.

Sevgilime göz koydu bir işgalci, gözümden sakındığım ağlaya ağlaya gelin oldu. Birkaç gazete haber yaptı, mecburi gülümsemeler yapışmış o inatçı çocuğun yüzünü gösterdi tüm kanallar.

Kullanmaya kıyamadığım arabamdan zorla indirildim, direndiğim için şehrin meydanında dövüldüm. Ayağa kalkmaya çalışırken kimsenin kılı kıpırdamadı. Uğursuzluğum bulaşmasın diye, uzanmadı bir yardım eli. Yalınayak döndüm eve, güneşin yaktığı toza bulanmış yaralarım sızlaya sızlaya.

Küfrettim, ah ettim, ant içtim: “Yalınayak kalacağım bir sonraki sefer ağlamayacağım şimdiki gibi.” Ayağıma batan her taşın üzerine yemin ettim, alacaktım öcümü.

Ve sonunda çıkardım ayakkabılarımı. Elimde kalan tek cephaneliğimi fırlattım o nursuz yüze. Öylesine kaybedeceğim bir şey kalmamıştı ki, sonunu göze alarak hatırlattım yaşadığımı, ölmediğimi. Geriden gelenlere cesaret vermek adına, bastırılan ve uyuşturulan halkımı uyandırmak adına savurdum havada ayakkabılarımı.

Iskalasam da biliyorum ıskalamadım yürekleri...

when marginal returns slope upwards...

Huzunlu bir Norah Jones sarkisi gibiydim. Ayni tini uzerine serpilmis duygu molekullerinin sadece o tarzdan anlayan kulaklar tarafindan ayristirilabilmesi gibi, icimdeki monoton sesteki puruzlu noktalar da sadece bana batiyordu. Yorgun kalpli hastanin monitorundeki cizgiye paralel bir hayati izlerken, mikroskobik pihtilarin engel olabilecegi bir hevesle akiyordu damarimdaki kanim. Igne batsa canimi yakmiyor, arabaya kosmasi gereken tombul kus durdugu yerde tikiniyordu. Nina Persson'un dedigi gibi, hasta, yorgun ve umutsuzdum. Sarki soyleyebilecegim de kimse yoktu. Dilime pelesenk olan bu sozler bana icinde dondugum kisir yolu bastan katettiriyordu.

Erken kararan hava guvenli depresyon ortamimda beni daha iyi gizlerken, disimdaki dunyayi da strech film misali kapliyordu. Bu sebeptendir ki sosyal ortamlarin bana cagristirdiklari gunu gecmis kahkahalar, her an bayatlayacak iliskiler, anlik tuketilmesi gereken sohbetlerdi. Mükemmel esneklik tabiatindaki tam rekabette benim yerim yoktu. Bahtsizligi ve kaybetmisliği bastan kabullenmis biri olarak cok kati ve dimdiktim. Tabloda bana verilecek deger de kafamin uzerindeki "0"dı.

Mutlu olmak istemenin risk almaya esit oldugunu ogreten hayatim, gunu gecmis cikolatalariyla, ambalajlarin uzeri toz tutmus sekerlemeleriyle tam tesekkul etmis bir koy bakkali gibiydi. Devir daim etmeyen makinanin, kavrulmaya yetecek kadar yag ureten isletmenin akibetini beklerken, ruyalar alemine daldiran o gercekteki gercek ustulugu farkettim.

Hansel ve Gratel'in kiymetini bilemeden oldurdukleri yasli cadinin evi gibiydi bu dunya. Kapida, sacin uzerine sirasiyla dizilmis, en ince deliklisinden blok tuglalara benzeyen browni dilimleri karsiladi beni. Guzeller guzeli, tombisler tombisi o perinin elinde kepcesiyle bulandirdigi sosu buyuk bir gayretle emiyorlardi. O buyulu anda bir muddet durakladim. Agzimin suyu da akmis olacak ki peri kizi teyze beni iceri buyur etti. Saskinlik nidalarimin volume'unu kismaya calisarak iceri segirtirken, hipnozumun bozulmasindan korktugum icin goz kontagimi da kesemiyordum. Suratimda iradem disinda beliriveren gulumsememi kapatmaya calissam da, karsi konulmaz bir durtuyle butun vucudum bu sevincin belirtileriyle dolup tasiyordu.

Kendi halime sasirmamdan kaynaklanan, onleyemedigim bir kahkaha sardi beni. Muzikal oyuncusu olmadigini sonradan farkettigim sef firinci cepetto ustanin hosuna gitmis olacak ki bu hareketim, elime bir borek tutusturdu: "Yeni urunumuz, tatmak ister misiniz?". Ne yazık ki borek, ispanak ve havuc ekibinin hoyrat sevimliligi, diet, seker ve kalori endisesinin karamsar tablosuna yenik dustu ve masal ustu ustaya ozur diler gibi "Hayir" diyebildim.

Ekmek reyonunda dinlenen yagli baharatli karisimlar dikkatimi cekti sonra. Bakmak kadar yemek de bedava olabiliyordu kuskusuz bu dukkanda. Acelem ve beynimde kulcelesen mecalsizligim olmasaydi belki tadabilirdim. Her guzel sey gibi bundan da vazgectim. Daha fazla dayanamayacaktim, acilen cikmak icin diretiyordu huysuz ve huzursuz bacaklarim.

Kapidan disari adimimi attigimda iceridekilerin agladiklarindan eminim. "Yine gel, yine gel" diye bugulu camdan disari baktiklarindan. Uc kucuk ayicik arka odalarindan cikip peri kizi teyze ve cepettoyu teselli etmislerdir belki de. Cati katinda uyuklayan Bambi pesimden gelecek diye bir muddet korkmadim degil. Lutfen kizmasinlar bana, uzaklasmamin sebebi ne canim kasar-sucuk rulolari, ne guleryuzlu iyi niyet. Savunmaktan dertop olmus vucudum, kronik yorgunlugum...

Bir gun o dukkana tekrar ugrayacagim biliyorum. Ugramak dediysem, hakkiyla bir ziyaret olacak benim ki. Belki sarkuteri reyonunun onunde bagdas kurup transa gecerim belli mi olur? Hayati strech filmlerinden kurtarma zamani gelmistir belki de.

bahara veda

gidesim var, ilerleyesim var, izleyesim, göresim de. fiilden sıfat üreten bir "-esi" ekim var elimde sadece o. bu ekle beraber verilen bir derman, bir fizibilite, bir companion desen yok. okuyasım, başarasım, ulaşasım, yapasım... boş zemine rağmen inşa edesim var hayallerimi. diğer yandan bir tembellik, bir kaygısızlık, cahil cesaretimin arkasına sığınarak koruduğum bir suskunluk. sıcak iklimden payıma düşen, ördüğüm kalın duvarların ardındaki soğukluk. bir coşku var bu armonide uzak kaldığım. egzotik sahil havalarından söylüyor bir koro, sözleri bilmediğimden dışlandığım. içimdeki heves bana zarar, yetişemeden bitiyor işte gözünü sevdiğim bahar. bir aşk, bir inanç, bir ışık, bir kıvılcım gerek biliyorum. yenilik, değişiklik, en son nerde bıraktığımı bilemediğim bir kendine güven... bir sevinç gerek

Ayrılırken...

kafamda bir saat var, daha çok kronometre gibi. şu turu bi tamamlasam alnımın akıyla, ondan sonra neye üzeleceksem,neye sevineceksem dışa vuracağım. bir arafta gibiyim, ama sonunu görebilmek beni rahatlatıyor. pause düğmesine basınca da kaset sarabiliyormuş, kocaman baloncuğun ufacık, isli bir parçası özgürlüğünü ilan edip ayrılabiliyormuş küreden, dikile söküle lime lime olmuş parça kesip atılıp kalan kumaş ucuca getiriliyor, daha dar olsa da daha yeni olabiliyormuş elbise, insan kendini o elbiseye uydurmaya çalışabiliyormuş. Dibe çöken kireçli tortunun ayrıştırılması gibi, cerahatin sivilceden fışkır(tıl)ması gibi, bitli saçın kökünden kazıtılması gibi sevimsiz, nahoş bir süreçse de geçirdiğim, elbiseye sığmak, suyu içmek, daha küçük ama daha sağlam küremde, temiz ve sağlıklı bünyemde tazelenmektir dileğim.

keskin sirke kübünün serzenişi

bir dolmuş kapısı olmak istemem bu hayatta
bir de masum "enter" tuşu
kızgın anda hırpalanan tırnak ucu
çeksin cezasını kiminse suçu...

beyaz leblebi

Öptüm onu.
Öper öpmez utandım.
Mutfaktan aşırdığım beyaz leblebilerin izini siler gibi yaladım dudaklarımı.
Leblebi tozu gibi tattım tekrar
dudaklarımda dudaklarını.

Bir ihtimal daha vardı..o da öldürmek...

Boş sokakta önce ayakkabı topuklarının sesi duyuldu. Kendince bir ritmi vardı, trak trak trak... Arkasından kesik bir çığlık geldi, ve bir yere yığılma sesi. Ortadaki direği sökülen bir çadır gibi devrildi yere oğlan, kenarındaki ipi çözülen işkembe dolmasındaki pirinç taneleri gibi sokağa döküldü. Yumuşak bir iniş yaptı anlayacağınız, çöp torbalarının üzerine boylu boyunca düştü. Siyah eldivenler bir tutam saçı özenle bağladı. Aynı soğukkanlılıkla kesti ipin bittiği yerden, çöp torbaları üzerinde duran cansız bedeni uyandırmaya kıyamıyormuş gibi yavaştı hareketleri.

---------------------------------------------------------------------------------------------

Akşam soğuğu başlamıştı. Tipik kırsal iklim özelliklerini gösteren hava Nisan ayında kışı aratmıyordu. Içi üşüyen Zeytin bir yaprak gibi titriyordu. Kollarını kavuşturdu. Göksu'ya sokulmaya cesaret edemiyordu. Biraz yanaşsa karşılık alacağına emindi. Onu korkutan sonrasıydı. Sonra seviyesi yükselecek olan beklenti ibresiydi. Bir gün onun ilk adımı olmadan bu kollar onu saracaktı, buna emindi. Biraz sabretmesi gerekecekti elbette, vazgeçmek için henüz erkendi. Yol boyunca oradan buradan konuştular, erkek kız ayrımından, saat tamirinden, Göksu'nun taze fasulyenin üzerine kaşar eritme faciasından… Konudan konuya atlayarak, başlangıç noktasını ikisinin de bilmediği simültane bir konuşmaydı yaptıkları.

Kısa bir süre sonra Eren, yüzünden bin parça düşen bir halde göründüğünde, her ikisi de telaşlandı. Çok geçmeden durum anlaşıldı. Eren'in arabasının sağ ön lastiği meçhul kişilerce patlatılmıştı. Patlak lastikler veya o gece arabanın kampüste kalacak olması önemli değildi de, bu kötülüğü yapacak kadar kim ona kızabilirdi, mesele buydu.

"Nereye park etmiştin? Kim yapabilir böyle bir şeyi?" diye sordu hemen Zeytin.
"Ne bileyim, oldu artık. Çok umurumda değil. Ben babama bunu nasıl söyleyeceğim şimdi onu düşünüyorum. Kırk yılda bir onun arabasını alacağım tuttu." diye pişmalık dolu bir iç çekti Eren.
"Bunu yapan adam sakın babana zarar vermek isteyen biri olmasın? Bir gözdağı mesela?". Dramatiklikten en çok kaçınan Göksu’ya bile olaya böyle bir polisiye hava vermek normal görünmüştü.
"İyi de canım, babam kime kötülük yapmış şimdiye kadar?"
"Güzelim etraf cahil sapıklarla dolu, şu sizin fabrikadan çıkarılan işçilerden biri olmasın?"
"Nerden çıkardın Zeytin, ama dur bakayım, geçen gün evi arayan biri saçma sapan şeyler söyleyip kapatmıştı. Bravo, nasıl aklına geldi?"
"Erencim, iyi niyeti paçalarından akan arkadaşım benim. Gerçek dünyaya hoş geldin. Istersen bize gel akşam. Sabah olunca babana salim kafayla izah edersin. Nasıl olur?" diyerek ikna etmeye çalıştı arkadaşını Göksu. "Zeytin, seni de bırakabilirim istersen?"

Zeytin'in yüzündeki hınzır gülümsemeyi gören Eren bunun manasını bilse de yüzüne vurmadı. Bilirdi ikisinin arasındaki yakınlığı ve tabi genç kızın Göksu’ya olan zaafını ama değil yorum, bu konu hakkında şaka bile yapmazdı. Zeytin, onun hislerini öğrenmek için çıldırsa da Göksu hakkında tek bir laf çıkmazdı ağzından. Eren, sıkı dostunun tek bir sırrını ele vermezdi. Neyseki Zeytin'in şu an umurunda olan tek şey, Göksu'nun arabasında oturacağı ön koltuktu.
Eve doğru yol alırken Göksu her zamanki kestirme yolu kullandı. Tek katlı derme-çatma evlerin olduğu, ismini sadece sakinlerinin bildiği bir varoş mahallenin içinden geçmek zorunda kaldılar. Soğuk ve boş sokaklarda, çöp tenekelerinin üzerinden atlayan kedilerden başka canlı yoktu. Bu saatlerde çok da tekin olmazdı oralar, ama yolu yarım saatten fazla kısaltan bu kestirmeyi hızlı ve çevik bir araba ile geçmeyi tercih etmek için çok kafa yormak gerekmezdi. Sokağın sonuna doğru daracık yolu geçilmez kılacak şekilde ters parketmiş serçe görünümlü serçeyi görünce de şüphelenmediler önce.

Söylenerek durdurdu arabayı Göksu. Geri geri çıkmaya çalışırken arkada bir adam belirdi. Eren, adamı fabrikadan tanıdığını, işten çıkarılan işçiler arasında olduğunu söyledi, belli ki buralarda yaşıyordu. Arabadan çıkıp gidip konuşmak, yüzyüze konuşabilirse derdini anlayıp yardım etmeye çalışmak istedi. Ve iyi niyetli Eren, arkadaşlarının şaşkın ve basiretleri bağlanmış bakışları eşliğinde arabadan çıktı.

Eren'in arabadan çıkmasını izleyen dakikalarda Göksu dikiz aynasından önce işçinin el kol hareketlerini, Eren'in onu sakinleştirmeye çabalamasını izledi. Sesi daha yükseldi işçinin, Eren bir yandan adama sarılmak ister gibi iki kolunu yana açarak uzlaşmaya çalışıyor, işçi sanki bunu görünce daha çok öfkeleniyordu. Göksu yükselen harareti görerek Eren'i arabaya çağırmak için kapıyı açtı, işçinin doğrulttuğu silahın namlusunu farkettiğinde ise çoktan dışarı atmıştı kendini. Zeytin bir yandan telefonunu bulmaya çalışıyor, titreyen elleriyle bir türlü bunu başaramıyordu. Adam Eren'i peşinden karanlığa sürüklerken bir yandan arabadan çıkan Göksu'ya kendilerini izlememesi için tehditler savuruyordu. Onlar gözden kaybolur kaybolmaz Göksu da sessiz adımlarla ve uzaktan takip etmeye koyuldu. Arabanın içinde kalan çaresiz genç kız ise bildiği bütün duaları okumaya başladı, kapılarını kilitledi ve polisin sadece 3 haneli olan ve bu gibi durumlarda hatırlanması oldukça zor olan numarasını aklına getirmeye çalışırken rehberde Eren'in babasının numarasını buldu ve onu aramayı başarabildi. Birkaç denemede ulaşamayınca rehberde işe yarayabilecek diğer numaraları aramaya başladı.

O sırada, sadece bilenlerin bildiği o çıkmaz sokakta Göksu gördüğü sahne ile donakaldı. Yüzünü göremediği bir el önce bir levyeyle onu yere indirdi. Gözü ile görüp inanamadığı gerçekse onu çoktan yıkmıştı. Dizlerinin üzerinde, gözleri yerde kilitlenip kalmış Göksu, boş sokakta önce tanıdık ayakkabı seslerini duydu. Trak trak trak...Uğruna hayatını tehlikeye attığı arkadaşı karşısında, elinde susturuculu bir tabancayı kendine doğrultuyordu. Kesik bir çığlık attı sadece ve zinciri kopmuş inci bir kolyenin taneleri gibi yere döküldü, kanı çöp torbalarının üzerine yayıldı.

Siyah eldivenleriyle Eren, Göksu'nun bir tutam sarı kıvırcık saçını özenle bağladı. Ölümünün başkalarının elinden olmasına izin vermemişti. Madem bu kararı verdi, infazı gerçekleştirecek kadar da cesur olmalıydı. Bunu yapmak zorunda kalacağını aklına getiremezdi, karar verdiği andan beri donuklaşmış, uykuları kabuslarla bölünmüş, ağlamaktan kızarmış gözlerle gittiği okulda arkadaşlarına türlü bahaneler uydurmak zorunda kalmıştı. Zeytin’in aşkı zehirli bir sarmaşık gibi ona bağlanmışken, göz göre göre Göksu’ya kapılmasına müsaade edemezdi. Bu iyi arkadaş rolünü istemiyor, bir yandan da kendisinin Zeytin'in gözünde bir ihtimal bile olmadığını biliyordu. Zeytin’in tek derdi vardı, tek aşkı ... Bu yüzden geriye de tek bir seçenek kalmıştı.

Kendine de hakettiği kahraman rolünü biçmişti bu hikayede. Yardımsever ve iyi niyetli Eren, işine son verilen, acılı aile babası bir işçiyi teselli etme amacının böyle bir sona sebep olacağını bilemeyecekti. Zavallı Göksu ise, itiş kakış sırasında kendi göğsünü siper etmiş, can arkadaşını kurtarmaya çalışırken kendini yakmış olacaktı.

Siyah eldivenlerini usulca çıkaran Eren, Göksu'nun bir tutam saçını Zeytin'le kuracağı yeni hayatı boyunca yanında bir muska gibi taşıyacak, aşkının ve mutluluğunun değerini, nelere mal olduğunu hep hatırlayacaktı. Zaten ailesi, sevenleri, dostları da Göksu’nun anısını Eren'den başka kimsede yaşatamayacaktı. Göksu'nun herşeyden çok sevdiği Zeytin ise bu kara günü ancak onun şefkatli kollarında unutabilecekti.

Boşta sarmalanmalarım...

yani şöyle bir düşündüm... her şeyden çabuk sıkılan ben, değişikliği düstur edinmiş ben, izlerden boğulan ben, yapışıklıktan gerilen ben, bütün taksiler benimken neden arabam olsun istiyorum? bir çarkın dibindeki bir vida olup, az yorulup çok keyfini çıkartmak varken neden çarkın tapusunu istiyorum, bu kadar mı cazip geliyor uzanamadığım ciğer. neden kamçı etkisinde yolun sonuna ulaşma hevesi, seyretmek varken...

çaldığım ıslık uzayıp uzayıp bir sicim gibi sarmalıyor beni, anda bir çember oluşturuyor da yerimde saydırıyor. bu da geliyor bu da geçiyor, bir yandan unutkanlığım hissizliğime saydırıyor. şaşkınım hem de çok, tam uzanacakken görünmez bir el tereyağından kıl çeker gibi acısız ve acımasız itiyor beni başka köşeye. acıtmamasına şaşıyor, acımamasını kanıksıyor, hep baştan plan yapıyorum. startı için bir tabanca sesinde kulağım ama elleri yağmurun elinden yarış hakeminin. ya tabanca hayalet ya hakem ...

sonsuz bir uzayda gibiyim, adet yerini bulsun diye hareket edişim. içimdeki azim çoktandır high-al aleminde, temel gıdadan yoksun bırakan bana ne demeli.

bir şey varsa var, ama eksikse de eksik işte. telkinlerin yararı sökmesin eksiğin ağrıyan yerini. acıysa acı gibi yaşansın, biraz dağınık kalsın duygular, gelişigüzelse toparlama eylemi. doğru ilaçla eşleşmiyorsa ağrı, doğru sargıyla sarılmıyorsa yara kendi haline bırakılsın, kanamayı da unutmasın lütfen. acemiliğimize yenik düşelim biraz n'olur, savunma mekanizmamız bünyeyi doğrultmuyorsa eğer boşuna köreltmesin duyularımızı.

Yalnız Valentine'in serzenişi...

30'unda Aziz Valentine gününe sevgilisiz girmek,şans işi ama hakedilmeyen şans.Çok katlı bir apartmanın en alt katından en üste çıkmak için asansöre binenlerin sonuncusu olmak ve içeridekilerin çirkin bakışları üzerindeyken çıkmak zorunda kalmak gibidir.Bütün gün yağmur yağar diye olur olmaz yerlere taşıdığın şemsiyeyi bir kereliğine bile açmamak,üstüne üstlük eve geldiğinde kimbilir hangi alakasız yerde kaybettiğini farketmektir.Bilmediğin bir kentte bildiğini sandığın dolmuşa ters istikamette iken binip şehrin öbür ucunda inmek,çok beğenerek aldığın siyah hırkayı hiçbir kıyafete uyduramamak,dolapta bekletmektir.Çantanda birgün kullanırım diye tuttuğun cımbızı tam işe yarayacağı sırada bulamaman gibidir,ortada kalmandır.Sevimsiz mesaiye giden yolda annesiyle balkonda kahvaltı keyfi yapan bir kızı görmendir kahvesini yudumlarken.Dolmuşu önünden geçerken görmen ve ıslık çalmayı bilmediğin için seyirci kalmandır kaçışına,üzülmendir gitmek için gün saydığın konserin iptal edilişine...

30'unda tanıştığın yeni adamla iyi bir beraberlik de şans işi ama hakedilen şans.Bilmediğin bir kentte,bilmediğin bir istikamette,bildiğin bir duraktan bildiğin bir noktaya gitmek gibi.Her yola girişte,güzergahtaki her dönemeçte kafanı sağa-sola uzatıp ürkek bakışlarını gizlemeye çalışmak ama doğru yerde indiğinde kendini kutlamak kaybolmadığın için.Hayatını kolaylaştıracak bir mutfak gerecini getirmesi ev gezmesine gelen misafirin.Tam nakite sıkışmışken karşına bir ATM çıkması,sıkı bir akşam yemeğinden sonra kimbilir ne zamandan cebinde kalmış yarım bir sakızın ağzındaki tadı.Sabahtan beri canının çektiği zeytinyağlı sarmayı akşam sofrada görmen mis gibi annenin ellerinden.Bir seyahat sonrası yolculuk boyuca unuttuğunu sandığın pijamalarının sana sırıtması valizinden.İyiki bu puanlı bluzu almışım demek,her şeye uydu işte.İyiki o son lokmayı yemediğini düşünmek pantolonuna sığdığını görünce.Temiz ve pürüzsüz bir ciltte duran kolsuz dekolte elbise,zor zamanda çantandan çıkan ağrı kesici,nasılsa önceden atmışım içine.İyi ki önceden karşıma çıkmamış kimse,gerçek aşk için değermiş beklemeye...

Baharın Yağmur Nakaratı

Gri gök güneşe set çekti yine ve bulutlar yeşile göğüs gerdi, besledi yağmurla günlerce. Yeşil uyandı, rengini koyulta koyulta fosforlu karanlıkta parladı.

Ferahlamak için kendinden doğaya üflemiş, güneşe hasret kalmak uğruna çağırmıştı bulutları.

Gök çakıyor şimdi, döküyor içini bağırarak. Yeşil de boğuk günlerin ardından kendine geliyor damla damla. Suya doydukça coşuyor, dans ediyor, şımarıyor...

Üzerindeki tüm kirden arındırıyor sağanak.

Gün gelip güneş turuncusunu gösterdiğinde her zamankinden daha parlak görünebilmek için yeşilin kendini hazırlama planı bu.

Plaza Kedisi

Her şey işten erken çıkma hevesimle başlamıştı. Hevesten çok gereksinimdi benim için. İşlerimi mesai bitmeden toparlamayı başarmış biri olarak, bir an önce servise gidip yeni aldığım ve gün boyu ayaklarımı, bileklerimle beraber sıkan çizmelerimin fermuarlarını indirmek ve damarlarımdan akmaya çalışan kana geçiş izni vermek niyetindeydim. Asansör sırası beklememek için biraz aceleci davrandım ve binadan beş – on dakika erken çıktım. Öğlen arasını çalışarak geçirdiğimden, karşıdaki büfeden söylediğim sandviçi yemek için sabırsızlanıyordum.

Muhtemelen boşken bineceğim, servisin en gacırdamayan koltuğuna oturmayı hayal ederek yürürken, haşin suratlı bir kedi yolumu kesti. Ama ciddi ciddi kesti. O zamana kadar beni beklemiş gibiydi, öyle ki uzaktan boynunu kaldırıp ben geliyor muyum diye baktığına eminim. Kaşları olsaydı çatmış derdim. Bir anda insana dönüşüp üzerime yürüyecek, dayılanacak gibi hissettim. Suratıma karşı "Miyyaaav, miyav diyorum sana duymadın mı be?" diye, küfredermişcesine miyavlamasıyla beni dövecek, yüzümü aşağı indirecek sandım. Elimdeki sandviçe sarkmaya çalıştı. Turuncu ve zayıftı, sandviçimden azıcık versem doymazdı. Hepsini verseydim de ben aç kalırdım. Bir de çok küstahtı; belki adabıyla istese verirdim. Gökdelenden başka bir yapının bulunmadığı, yerleşim yerlerinden oldukça uzaktaki bu kargaşaya nasıl yolu düşmüş, bunca takım elbiselinin arasında ne işi var diye merak ederken, bir anda karşımdakinin tam bir plaza insanı gibi davrandığını farkettim. Kedinin, hırstan gözü dönmüş, bencil ve hırçın iki ayaklı hemcinslerine benzemesi nedense beni hayrete düşürmedi. Meğerse ortama çoktan uyum sağladığına, kendisinin de bir plaza kedisi olup çıktığına kanaat getirdim.

Ne kadar sevimli olsalar da -gerçi bu plaza kedisi için bu sıfat pek geçerli değildi maalesef- hayvanları uzaktan severim ben. Bir tek istisna çocukluk arkadaşımın iri ve kabarık tüylü kedisi olmuştu. Sütlü kahveydi gövdesi, yüzüne yakın tüyleri daha koyuydu. Ona karşı ürperti ile acıma arası bir duygu beslerdim. Kafi -evet adı buydu- evde tedirginlikle gezerdi. Ben de onu görünce korkar, hatta yanıma gelince kaçardım. Belki de insan vücuduna girmekten son anda vazgeçmiş gibi ifade dolu bakışları beni etkilerdi. Onu yolda bulmuşlardı, dolayısıyla mahzun bakışları sahiplerine duyduğu özlemden de kaynaklanıyor olabilirdi. Çığlık çığlığa kaçarken ben, arkadaşım kılığına girmiş o cani, her erkek çocuğunun yaptığı üzere peşimden gelir, elinde tuttuğu kediyi gözüme sokardı bir yandan. Attığım çığlıklardan en çok kedi korkardı, çaktırmazdı, çok içliydi çünkü. İşte o kedi, kedi gibi değildi. Altı tane yavru doğurdu sonra, bir tek karbeyaz olanı direndi diğerleriyse tek tek öldü. Anne Kafi, belki de kedi olarak dünyaya gelme cezasını evlat acısını tadarak ödemiş, ruhu da bembeyaz yavrusuyla beraber arınmıştı kimbilir...

İşte o an önümde benimle kavga eden kedi de, bambaşka bir alemden aynı nedenle, sırf günahlarımın bedeli olarak bana gönderilmiş gibiydi. Sağa iki adım attım, sola iki adım attım. Hala peşimden geliyordu. Diyorum ya korkmuştum kediden. “Git” dedikçe ben, inadına üzerime yürüyordu. Bu çabalarımı farkeden servis sürücüleri bana bakıp gülmeye başladılar, aralarında da hakkımda atıp tuttuklarına eminim. Ne korkaklığım kalmıştır, ne sünepeliğim, ne de aç kediyle bir lokma kumanyamı paylaşmadığım için gaddarlığım. Korkumu ve perişanlığımı çaktırmamak için ben de gülüyormuş gibi yaptım, zira o an onlara kafamı yoramayacak kadar meşguldüm. Kedi korkutucu miyavlamalarını sürdürüyordu. Daracık yolda, geçen personel servislerine yol verme zorunluluğundan adım atamıyordum. Kapana kısılmış gibiydim. Keskin egzoz kokusuna aldırmayarak adımlarımı ilerlettim. Bir yandan kediye, bir yandan da sadece buldukları yola girmek için diğer araçları kontrol eden servis şoförlerine bakıyordum. Göz göze gelebilirsem biri insafa gelir de yol verir, en azından beni ezmez diye düşünüyordum. Bir kabustan kaçar gibi ilk bulduğum aralıktan sıyrıldım, koşar adım kendi servisime yetiştim. Fakat o da ne, kapısı kapalıydı. Sürücümüz arkadaşlarıyla laklak etmeyi bitirmeden de açılmayacaktı anlaşılan. Şoförü beklerken sığındığım, kedinin bakışlarının da erişemeyeceği bir kuytu köşede, peşimin bırakıldığından emin olmak için geldiğim yolu gözucuyla yoklarken, bir yandan da ciğerlerime bol miktarda toz ve egzoz dumanı doldurmaktan kaçamadım. Plaza kedisi gitmiş, laneti kalmıştı...

(Maslak – Kasım 2005)

Su terazisi

Gökten damlalarla süzülen ve ayrılırken manzaramızı renklendiren su ... En temel renklere en saf kokusu karışır doğanın; hayat saklandığı kapı arkalarından çıkar sonrasında; gürler gök, gürler tabiat ve kendimize getirir bizi su. Çatlamış topraklara, kurumuş damaklara hayat verir tek dokunuşu. Bir geceyarısı uykusunu böldüğü kurbanına onsuz yaşayamayacağını hatırlatır, bir o kadar da zevk verir dilin üzerindeki o ilk zerrecik.

Görünürdeki temizlik suyun eseri, ve görünmeyenin kendini aklayışı... Gözden yanaklara olan kısa yolculuğu, uzun bir geçmişe ait, yorucu...

Oksijen dolu balona eklenen iki kat hidrojen... Balonu istediğiniz şekle getirin, işte o kadar değişken. Kendi haline bıraktığınız an dağılır; ızgaraların arasından süzülerek yatağına dogru yol alır. Sıcakta kıpır kıpır, havaya karışır; soğudu mu bir kere kesilir kaskatı, görüntüsü sizi yansıtır. Bir yandan da içinde barındırdığı, kendini size çözene kadar taze kalır.

Zeminin dengesine duyarlı, paralellik kurmaya hassas terazisi, tartsın şimdi bir tarafta su kadar uçucu hayalleri, diğer kefede su gibi hayati vazgeçilmezleri... Sudan bahanelerle pes etmesin, ferahlamak için suyun o büyüleyici şarkısını dinlesin.