9 Nisan 2010 Cuma

Delilerden ben anlarım, konuşurum çekinmem...

Hayatımda geçirdiğim en güzel Ekim ayıydı... Türlü can sıkıntısı silsilesinden alnım açık çıkmanın sonucu olsa gerek, şans dediğimiz manevra ustası sihirbaz yüzüme gülmüş ve kendimi New York caddelerini arşınlarken bulmuştum. Her sokak köşesi bir film dekoru, teneke kutularına bozukluk bekleyen tüm evsizler mahalleden arkadaşım gibiydiler. Suç mahali sarı şeritlerle çevrili bir Brooklyn arka sokağı herkesin yolunu değiştirirken, benim gözbebeklerimi büyütüyor, adımlarımı o yöne seğirttirip neredeyse polislerden imza isteme noktasına getiriyordu. Arabalar televizyonda görünenden daha geniş, gökdelenler daha ihtişamlı, kaldırımlar daha kalabalıktı. Ayak üzeri randevulaşmalar, kısa sohbet sonrası kaynaşmalar ve tabi sürekli koşuşturmaların hüküm sürdüğü bu şehir film olsa, ben set ekibine kahve taşıyan çocuktum. Galeri olsa, kapıda duran bekçi idim. Konser olsa, ışıkçının getir götür işine koşturan yamaktım. Her halükarda New York bir görsel şovdu. Ben de birebir katkısı olmasa da bu şovu izlemekten nasiplenen, bunu haketmek için de sürekli yorulan bir çalışandım. New York benden sabahın seherinde kalkmamı, çantamı tam donanımlı hazırlamamı, ağır adımlarla caddelerini arşınlamamı, en sanatsalından fotoğraflar çekmemi bekliyordu. Yağmur-fırtına dedirmiyor, soğuk-sıcak farkettirmiyordu. Bakmak, görmek ve öğrenmek üzerine programlanmıştım ve eve dönüş uçağımın kalkışına kadar tempoyu azaltmak yoktu.

Her sabah hazırlanırken, o gün nereleri görmem gerektiğini kafamdan geçiriyordum. Bir yandan sürekli katlanıp açılmaktan lime lime olmuş metro haritamı çıkarıyor, gideceğim yerleri, aynı muhitte olmalarına özen göstererek kararlaştırıyordum. Haritayı çantama tıktıktan hemen sonra tekrar çıkarıp güzergahdaki durakları bir kez daha ezberimden sayarak gözümle izlemeden içim rahat etmiyordu. Sıkışık çantamda zar zor bulduğum, ve her elimi atışımda bulabileceğimden daha çok endişe ettiğim cüzdan, telefon ve pasaportumu kontrol edip bir yandan da yol boyunca en az yirmi kez daha yoklayacağımı bildiğimden bu evhama kafamı çok takmamaya çalışıyor ve en sonunda dışarı çıkabiliyordum.

Güneşli bir Manhattan gününde, yine böyle bir telaşlı sabah sonrası, adımlarım ve F hattından bir tren beni Brooklyn köprüsünün başına getirmişti. Üzerimde New York gezime sakladığım bir kreasyon vardı. Enine yeşil-kırmızı-kahverengi çizgili çorabımı taytımın üzerinden yukarı sıvamış, altına da kırmızı pabuçlarımı geçirmiştim. Fikirlerini kendine saklamayı sevmeyen New York halkının (Allah'tan ki) olumlu laf atmalarına maruz kalıyordum.

Bir ödevi yerine getirir gibi köprüye ilk adımımı attım. Yukarı katında yayalar ve bisikletlilerin, aşağı katında ise arabaların geçtiği bu köprü dediklerine bakılırsa 2 kilometre idi. Eh, zamandan bol bir şeyim yoktu, salına salına ve okyanusun kokusunu içime çeke çeke bir baştan bir başa yürümeye koyulabilirdim.

İlk gözüme çarpan yanaklarından sağlık fışkıran bisikletlilerdi. Çoluğunu çocuğunu kaptığı gibi köprüye gelen her memleketten insan, dövmeli aşıklar, banklarda dinlenen teyzeler ve benim gibi sürekli fotoğraf çeken turistler üst kata serpme usulü yayılmıştık. O sırada yanımdan uzun bacaklı zenci bir hatun geçti. Yüzüne düşen mavi renkteki kahkülleri, altın sarısı farla kaplanmış göz kapaklarıyla tezattı. Etrafındakilerle sürekli konuştuğundan, kalabalık bir arkadaş grubuyla geldi sandım, ya da çok tanınan bir sima idi kendisi. Ancak ben usul usul yürüyüp önüne geçene kadar çevresindekilerin de birer ikişer dağılmaya başladığını farkettim.

İleride yine bir fotoğraf molası verdiğimde bu marjinal siyahi kadını çoktan tek başına kalmış ve yaylana yaylana bana doğru yürürken buldum. "Hey... seni gördüm" dedi. "Köprünün başında... çoraplarından tanıdım. Ayakkabınla da çok güzel uymuşlar..." Hafiften korkmaya başladım. Ne de olsa benden iriydi, kaslı kollarıyla bir kere itmesiyle kendimi köprünün aşağısında bulabilirdim. Benden para isteyebilir, durduk yere arıza çıkarıp tartaklayabilirdi. En iyisi soğukkanlılığı korumak, herşey yolunda imiş gibi yapmaktı. "Ya, öyle mi?" dedim, "Ben de senin mavi kahküllerini beğendim". İri kara gözlerini ufka doğru kaldırdı:"Biliyor musun, bu rengi değiştirmeyi düşünüyorum. Bu renk bu mevsimin rengi değil... Daha çok yaz rengi, veya ilkbahar... ya da kış rengi.". Kadın zararsız görünmeye başlamıştı, gitgide rahatlıyordum: "Peki, bu mevsimin rengi ne sence?". Bembeyaz dişlerini göstererek güldü: "Bilmiyorum, belki de senin saç rengindir, kaptın mı?"deyip pembe avuç içini gösterdi: "Çak bakalım!". Yeni edindiğim bu renkli arkadaşıma bir beşlik çaktım, iyi günler dileyerek yolunu ayırdı benden.

Hem kadına, hem de kendi ülkemde asla cesaret edemeyeceğim bu davranışıma şaşırdım. Sonra düşündüm. Ne de olsa tamamıyla farklıydım buranın halkından, her insanın yabancılara karşı kullandığı kalkanı taşımama gerek yoktu, her şey yeniydi bana göre, tecrübe edilmemiş olandı. Bu lisan ve insan farklılıkları ince bir zar görevi görüyordu. Amerika'yı arkasından seyretmeye alışık olduğum renkli camın yerini bu şeffaf perde almıştı, kendimi korumak için bu perdeyi yeterli görüyordum. Sonra farkettim, aslolan kişiliğim belki de endişe ve korku ile örülü duvarların arkasında gizliydi. İşte, dedim içimden. Asıl ben bu olsa gerek. Dünyanın öbür ucundayken dahi delileri çeken, onlardan anlayan ve konuşan... Bu absürd olay üzerine kendimle ilgili yeni bir şey keşfetmem keyfimi daha da yerine getirdi. Etrafımdakilerin bilemeyeceği o Yeni Türkü şarkısını, yeni kıtanın parlak güneşi ensemi yakarken, neşeli bir ıslıkla (ve deli zannedilmekten korkmadan) çalmaya başladım: Delilerden sen anlarsın, konuş onlarla...

1 yorum: