İçimde bir aşk var. Oysa günler uzamadı daha, havalar da ısınmadı. Yer yer kesiyor ellerimi rüzgar. Fazla mesai yoruyor, ajandama yeni işler yağıyor... aman Allah’ım nasıl da umrumda değil bunlar? Sabahları bir Üsküdar-Kabataş vapur seferine bakıyor içimin ısınması. Bazen dalgalara kilitleniyorum, bazen sıra sıra dizilmiş balıkçı teknelerine bakıyorum Karaköy açıklarında. Sonra anlıyorum, martıları seyretme fenomeni asla klişeleşemez, her gün baksa insan Haliç manzarasına, İstanbul silüetine... doyamaz. Bana her karabatağın hikayesi farklı geliyor, vapurdan inme seremonisi her seferinde başka anlamlı. Bir tablonun, bir romanın, eski bir musiki melodisinin içinde yüzer gibiyim. Başka birinin hayatını yaşar gibi, bir film sahnesini gerçeğe dönüştürür gibiyim. Anı düşündüğüm her an içime pompalıyorum bu bilinci, anda kaldıkça ciğerlerimden taşıyor aşk.
İçimde bir aşk var. Sebebi belli, muhakkak Kız Kulesi'nin heybetine maruz kalmamdandır sabah sabah. Ya da diğer yakada selamladığım Galata Kulesi'nin kendinden emin, mağrur duruşundan. Lisede şevkle okuduğum divan eserlerinde anlatılan İstanbul’u gördüğüm için kesin bu şaşkınlık, şaştıkça içine çekildiğim bu sarhoşluk. Ve tabi, ofiste yerimden kalkmam gerekmeden seyredebildiğim boğaz, boğazdaki vapur geçitleri. Öğle arası yeniden keşfettiğimiz Beyoğlu, Çukurcuma’nın antikacıları, aralarına deniz manzarasının saklandığı arnavut kaldırımlı meşhur Cihangir sokakları. Sirkeci’de yediğim etli pideler, nostaljik ama asla demode olmayan Karaköy lokantaları. TRT’nin arşiv sandığında sakladığı, arka planına İstanbul’u almış tarçın kokulu, karanfil kokulu dizilerin geçtiği mekanlar... kendimi dinledikçe gözlerimin dolmasına sebep aşkın kaynağı sizsiniz.
Ve İstanbul havasının en ağdalaştığı, en yoğun kıvamlı macununu sürdüğü yerde yaşayan Fransız küçüğüm... İlk onunla keşfettiğim Galata Meydanı, Tünel’e çıkan kıvrımlı ve yokuşlu sokakları. Kendi memleketimin kaldırımlarında bir Avrupalı gibi hissettirdiği arkadaşlığı. İstanbul’dan mı onu sevmem, ondan mı İstanbul’u sevmem... hangisi daha zaptedilmez, hangisi daha özgür, yalnız kendinden mesul, tamamen kendinden mesut...
Sahilde bir çay fiyatına paha biçilemez mutluluk, seni seviyorum. Sabah yüzümü yırtan ayaz, seni de sevdim gitti. Kumbaracının dibindeki börekçide mola veren topal amca, okul yolunda birbirlerinin sırtını yumruklayıp şakalaşan esmer veletler, gözlerime bakıp diğer yöne fırlayan zavallı kedicikler, köşebaşlarının sürme gözlü çiçekçileri, baş döndürücü simit kokusu, boya tenekesini kolunun altına sıkıştırmış en genç üsküdar esnafı, avaz avaz bağıran işportacılar, midyeciler... İstanbul’un mozaiğinde katkısı olan tüm yeryüzü-gökyüzü mahlukatı, mehtabın-yakamozun en güzelini resmeden tüm uzay cisimleri, hepinizi seviyorum. İçime aşkı salan ve gönül gözümü açtıran sebebe de, kabul ederse bir selam gönderiyorum.
22 Şubat 2011 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder